SÜHA SERTABİBOĞLU

Aynanın öte tarafına, “Kuş Bakışı”

İstanbul – “İnsan gerçeğine bu kez dolaysız yolla, akıl bozukluğunun çarpık bakış açısından yaklaşmak istedim. O yüzden öyküler, kurgu ve dil yer yer eğildi, büküldü, biçimsizleşti. Hayal ürünüyle gerçek, olağanla olağandışı birbirine karıştı. Sonunda kendine özgü bir biçem oluştu. Biçemin de dilin de tek bir ereği var: Güzel bir romana bürünüp karmaşa içindeki yalınlığı avlayabilmek”, diyordu Kaan Aslanoğlu  kitabının sunum yazısında. Ama bence, karmaşanın içindeki yalınlık ya da yalının içindeki karmaşa! Bu çarpıcı romanı tek cümleyle özetlemek gerekirse, söylenecek şey bu.

Açıkça söylemek gerekirse, “Akıl Oyunları” filmini gördükten sonra şizofrenlerin dünyası birden ilgimi çekmeye başladı ve bu havaya kapılarak okuduğum “Kuş Bakışı”, bayağı bir çarptı beni. Kitap birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor gibi geliyor ilk önce. Bu bağımsız bölümlerden bir kısmı psikiyatrist doktor Nihat’ın, hastalarıyla yaptığı karşılıklı konuşmalardan oluşuyor. Diğerleriyse birbirinden bağımsız öyküler gibi.

İlk bölümde doktor Nihat’ın, bir kadın hastasıyla yaptığı gerilimli bir psikoterapi seansının konuşmalarına tanık oluyoruz; günümüzün iki entelektüeli arasında geçen ve birçoğumuzun hemen akıl ucuyla tahmin edivereceği gibi, kadının kocasını aldatmasıyla ilintili bir konuşmadır bu. Fakat bundan sonraki bağımsız bölümde, yani “Vali 1”deyse gerek zaman, gerekse bakış açısı yönünden tam bir değişimle, daha doğrusu bir boyut değişimiyle karşılaşıyoruz; 1950’li yıllarda geçen, üstelik muhafazakar görüşlü bir gencin ağzından, yani birinci tekil şahıs tarafından anlatılan bir öyküdür karşımıza çıkan. Burada, o yıllardaki bir siyasal bilimler öğrencisini kendini toparlamak, sınavlara hazırlanmak için, o yıllarda sakin ve bir tür inziva yeri olan Büyükada’ya giderken buluyoruz. (Vapur yolculuğu sırasında yaşanan korkunç fırtına ve sonra çok sakin bir adanın inziva havası yazardaki, yaşamın yıpratıcı bunalımlarından kaçma, kurtulma güdüsünün bir yansıması mı yoksa?)

Bu bölümde sona doğru, Rum bir kızla yaşanan ilişki sanki öykünün merkezi gibi, ama değil; duygu yoğunluğu çok büyük, fakat bu Rum kızıyla ilişkinin bu ilişkiye çalkantılı bir tutku denizindeki bir ada gibi sarılan yalnız ve mutsuz gencin ağzından aktarılan anlatımı birden, çabucak geçiştirilmiş betimlemelerle dolu, çok yüzeysel, kaçamaklı ve sığ bir hal alıyor. Ama daha sonra bunun, böyle bir ilişkinin duygu yükünü taşımaktan aciz ve verili kalıplara pek uymayan bir kişiyle yaşadığı bir ilişkide duygusal zaafa düşmekten ölesiye korkan muhafazakar gencin bu ruh halini yansıtan, bilinçli bir şekilde çarpıtılmış bir anlatım olduğu anlaşılıyor.   

Araya giren birçok farklı bölümün ardından gelen “Vali 2” bölümündeyse, Rum kızın bir komünistle ilişkisini kıskanan genç, kızın peşindeymiş gibi gördüğü pardösülü adamın birden yok olduğunu görüyor; bizlerse öyle birinin aslında hiç var olmadığını anlıyor ve bağımsız gibi görünen bölümlerin arasında birtakım bağlantıların varlığını fark ediyoruz.  

“Müdür 1” adlı dördüncü öyküde bir orman bölge müdürü cipine binip bir bölge şefini teftişe gidiyor. Fakat evli ve çoluk çocuk sahibi bölge müdürünün asıl amacı bölge şefinin kız kardeşini görmek, onunla ilişki kurmanın yolunu bulmaktır. Bu olayı anlatansa, bölge müdürünü tepeden izleyen bir kuştur.

Gerek pardösülü adam, gerekse bu kuş olaydaki kahraman figürün kendisi ya da vicdanı, yani süper egosu, yahut alter egosu, yahut da insanın üçüncü gözü diyebileceğimiz bir bakış odağı olabilir. (Aslında herkes -yalnızlık korkusundan mıdır nedir?- böyle bir kuş ya da bir üçüncü göz tarafından görülmek ister. Entelektüel kişilerde bu, kişinin bilinç-vicdanıyla birleşip kişinin içinde, yargılayıcı-takdir edici, eş-düşman ikinci kişilik olur; dine inanan kişilerdeyse -özgüvenlerinin zayıflığından mıdır nedir?- kişinin dışında, ‘Tanrı’ denen, üstelik de kişiden daha güçlü ve buyurgan, her şeye kadir bir hükmi şahsa dönüşür.)

Kitabın ilerleyen sayfalarında, yine tepedeki kuşun anlattığı “Müdür 2” adlı bölümde, orman bölge müdürünü ağır bürokrat tavrıyla ezen baskıcı ve gerici Vali, 1950’li yıllarda Büyükada’ya gitmiş olan siyasal bilimler öğrencisinden başkası değildir. Anlatıcı kuşunsa, gerçekte hiç olmamış o hikâyeleri kendisine terapiye gelenlerin anlattıkları ya da çağrıştırdıklarıyla zihninde kuran psikiyatrist Nihat olduğunu, dahası, Nihat’ın bir şizofren olduğunu fark ederiz.

Yani birbiriyle tamamen ilintisiz sandığımız olay ve karakterlerin arasında alttan alta bir bağlantı, fakat belli belirsiz ve karanlık bir bağlantı var. Sanki kökleri yeraltında birleşen ağaçlar bunlar; daha doğrusu, karanlık sularda birbirinin içine girmiş karmakarışık bir kökler ağı gibi. Yazar bizi ruh hastalığının, şizofreninin esrarlı, karmaşık duygu dünyasıyla, insan ruhunun bilinmez, dışarıdan bakana ürküntü veren deniziyle tanıştırmak istemiş. Doktorun kimi zaman, yaşanmamış olayları yaşanmış gibi algıladığını, üstelik bazen mesleği gereği kendisinin de bunun farkına varmadığını görüyoruz. Yaşadığı, bir kadın tarafından reddedilme sahnesinin ardından o kadına tecavüz ediyor, daha doğrusu bunu düşlüyor. (Laf aramızda, yazar bu sahnenin bir kazaya gelip de gerçekten yaşanmış gibi algılanmaması için epey bir çaba harcamış gibi geldi bana.) Kimi zaman da, konuşmayı düşlediği hastalarla konuştuğunu, ama böyle kişilerin gerçekte var olmadığını fark ediyoruz.

Romanda bir hastanın ya da başka bir canlının yerine geçip kendine dışarıdan bakma isteği ayna metaforuyla verilmiş ve bu ayna motifi çok sık geçiyor. Aynaya bakan kişinin, korku filmlerindeki gibi, arkasında gördüğü diğer kişininse şizofrenlerde normal insanlara göre belirginleşip kişiliği ortadan yaran ikinci kişi olduğunu anlamak zor değil.

Bu arada, doktorla hastası arasındaki konuşmalara dayalı bölümlerde hastaların psikolojik durumları ve bunların tezahürleri sıradan okur tarafından çok kolay anlaşılır, çok empatik bir şekilde betimlenmiş. Aynı zamanda bir psikiyatr olan yazar, anlaşılmayarak önemli laflar ediyor görünmektense gerçekten önemli şeyler söylemeyi, yani zor yolu seçiyor ya da başka türlüsü gelmiyor elinden. (Aynı bölümde, Dr. Nihat’ın imgeleminde canlandırdığı, duvarın kenarına kıstırılmış, çaresizlikle kıvranan yılan cinsel tercihini gizlemeye çalışan eşcinsel hastayla özdeşleştiriliyor sanki… Bu niteliği fark edilip yüzüne vurulunca da kafasına kürekle vurulan yılan gibi inciniyor… mu?) 

Öte yandan, Dr. Nihat’ın hastalarıyla hekim-hasta ilişkisinde sergilenen sürekli bir gerginlik ve mücadele dikkat çekiyor. (Bu durum Nihat’ın, hastalarıyla hekimce bir ilişkiyi başaramayacak bir ruh hastası olmasının yanı sıra, yönetenle yönetilen arasındaki evrensel mücadeleyi sergileme çabasının bir sonucu mu yoksa?) Bu bağlamda, bu kitabın siyasi bir yönü de var; fakat olaylara değil kişilere odaklı. Türkiye’nin yakın siyasi tarihiyle çok ilgili; ama Türkiye’nin yakın tarihini kişilerin ruhundaki yansımasıyla anlatıyor bize.

Yazar, insanları salt doktor gözüyle, yani salt bir organizma ve bir ruh olarak değil; sosyal, sınıfsal, düşünsel, entelektüel ve duygusal yönden çok iyi kavramış, tanımış. Romandaki son derece sıradışı kişiler bile hiç yadırganmıyor, çevremizde tanıdığımız kişilerden biriyle hemen özdeşleşiveriyor.

Kitapta, özellikle sonlara doğru yoğunlaşan Kafkavari ya da Canettivari bir hava, kimi zaman saçmalayan, serseri bir gemi gibi yalpalaya yalpalaya giden, ama kimi zaman da tam on ikiden vuran şaşmaz bir ok gibi, lafı yerine, taşı gediğine koyuveren bir anlatım var. Deyim yerindeyse bam teline dokunuyor, canevinden vuruyor. Kitaptaki birdenbire boyut değiştirmeler çok ilginç ve çarpıcı; birinci tekil şahıs anlatımı birden üçüncü tekil şahısa, anlatan kişi kadınken birden erkeğe dönüşüveriyor; şimdiki zaman anlatımı ‘di’li geçmiş zamana, sonra iç monologa, daha sonra da karşılıklı konuşmaya geçiveriyor. Anlatıcı kişide, anlatımın dilinde, zamanında, olayın geçtiği yılda, anlatan yahut anlatılanın siyasi görüşünde, kültür düzeyindeki değişimlerden kaynaklanan nefes nefese, hiç durmaksızın değişen bakış açısı kırık aynalardan yansıyan, farklı, hatta hiç ilgisiz görüntüler gibi.

Bu arada, romandaki çok uzun paragraflar bölünse daha iyi olmaz mıydı? Fakat bunun Türk edebiyatında benzerine pek rastlanmayacak türde bir roman olduğundan da kuşku yok.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch