MESUT KİMSESİZ

Bizim “günahkâr” evvellerimiz

Viyana – Bir filmin siyah beyaz karelerine bakıyorum. İstanbul’da 60’li – 70’li yıllar. Henüz trafik sorunu insanları çıldırtmamış. Tabelalarda yabancı isim ve markaların hakimiyeti yok. İnsanların yüzlerinde bezginlik okunmuyor. O karelere baktıkça bugünkü İstanbul’dan ayrılan birçok detay okunup görülebiliyor. 

Dikkat ettim; Mc donalds, Pizza Hut gibi yerler yok. O zamanlar teknoloji henüz çok ilerlememiş, çok yaygın değildi. Her köşede Türkcell, Avea ve Vodafon bayileri yoktu. AVM’ler, süpermarketler devasa yüzeyleriyle henüz insanların günlük hayatlarına girmemişti. O dönemde bakkallar, belki de bilmeden  altın çaglarını yaşıyorlardı.

O zamanların insanları babalarımız, analarımız, yani büyüklerimiz oluyor. Ve ne yazık ki o dönemlerde bu insanlar büyük bir cehalet ve günah içinde yaşıyorlarmış! Çünkü o dönemde, Türkiye bir “İslam ülkesi” olmasına rağmen, AKP zihniyeti yoktu. O dönemin insanları, dinen ve manen gaflet ve delalet içindelermiş!

Çünkü:

  • Kadınlarda ne çarşaf ne  de tesettür vardı. En yaşlısı ve taşralısı tülbent; şehirlisi eşarp takıyordu. Erkeklerde potur pantolon giyen yoktu. Rakı, hem bakkalda, hem bayilerde satılıyordu. “Helal kesim” yapan kasaplar yoktu. Hele hele de “helal kola” hiç yoktu.
  • Kimse dekolte giyindigi için tecavüze ugramıyordu ve kimsenin giyim tarzı asla tecevüze indirim gerekçesi sayılmıyordu.
  • İmamlar,  kıydıkları nikâh sayesinde köşe dönemiyordu. Çünkü kadınlar, öncelikli olarak “Hökümet  nikâhı” arıyor, dayatıyordu. Hiçbir yaşlı kadın, “nikâh düşer” diye gençlere veya akrabalarına, aile yakını erkeklere el vermemezlik yapmıyordu.
  • Valiler, nasıl işenecegi konusunda genelge yayınlamıyordu. Kürtler, o dönemlerde henüz silaha sarılmadıkları için, siyasi parti temsilcileri kızlarına “kuma”lık önerisi yaparak Kürt sorununa çözüm aramıyorlardı; hem Kürde kız veriliyor, hem de Kürtten kız alınıyordu. Alevilerin ibadethaneleri olan cem evleri henüz açılmamıştı ve “cümbüş evi” diye de etiketlenmemişlerdi.
  • Çocukların aileleriyle restorant, lokanta ve kafe türü yerlere gitmesi, sadece ailenin gelir ve kültürüyle alakalıydı. Önce şikayetci olunup, sonra davalı beraat ettiğinde, “ceza verilseydi ilk önce ben üzülürdüm” gibi bir ikiyüzlülük yapmıyordu davacı.
  • Hem hacca, hem de umreye defalarca  gidilmiyordu. Bir başka partiye oy veren, “patates dini”nden sayılmıyordu.
  • İttifaklar yoktu, partiler tek başına şeçime giriyordu. Kazanıp kazanamayı “beka sorunu”na bağlamıyordu. Huzur evleri yoktu, büyükler aile ortamında yaşlanıp, ölüyordu.
  • Göreceli de olsa “kuvvetler ayrılığı” vardı, birilerinin emir ve talimatıyla parti başkanları hapislerde tutulmuyordu. Halkın oylarıyla seçilmişlerin yerine, kayyumlar atanmıyordu…

O dönemin “dinen ve manen güçlü insanlar”ı, komünizmle ölesiye savaşıp ‘Kanlı Pazar’larda,  Amerikan 6 Filosu askerine “hayır” diyen gençleri, çıktıkları sokak ve meydanlarda darp etmek, katletmekle meşguldüler. “Düşman” dedikleri komünist, sosyalist, devrimci, alevi, laik kesimlere savaş açmışlardı “Allah Allah” nidalarıyla. Maraş ve Sivas karliamları da böyle yaşandı.

Gün geldi, sermaye edindiler. Dünya mülk ve tadlarına doymak nedir bilemez oldular. Göbeklendiler. Başka sermaye sahipleriyle vuruşmaya başladılar. Fakiri, fukarayı “cennet vaadi”yle oyalayıp, bir torba pirinç ve makarnaya razı ediyorlardı. Ortada doğru dürüst “gomünis momünüs” de kalmamıştı. Devir artık onların devriydi. Her yerde ve her şeyde, “ben yaptım oldu” mantığı yaygınlaştı.

Çalışan ve üreten biziz. Zenginliği biz yaratıyoruz. Biz emekçilerin yorgun daldığı rüyalarında ne “cennet” var, ne de “huriler”. Madem ki sahibi değilsek de bu dünyadaki zenginliği biz üretiyoruz, eğer fazlası göz çıkarmayacaksa, “cennet”i de bu dünyada yaşamak istiyoruz.

…………………………………………………………….
AK Wien’de Temsilci
mesutkimsesiz@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch