Hangi diller, neden hızla yokoluyor?

Ölen diller, yaşayan dillere göre daha karmaşık; morfolojisi ve düzensiz dil ansiklopedisi daha zengindir. Bugün yaygın olan dillerin bu durumlarının arka planında, emperyalist yayılmacılığın yanısıra bir dizi başka önemli etken yer alır.

Viyana – Bir toplum kamusal alanda anadilini konuşmayı bölgesinde hakim olan bir başka kültürün dili lehine terk ettiğinde, o dilin ölüme mahkum edilişi başlamış demektir. Sonunda dil sadece eğlence amaçlı, aile içi iletişim ve dostlar arasında konuşulmakla sınırlanmış olur. İnsanlar giderayak kendi dillerine karşı olumsuz bir yargıya sahip olmaya başlayarak, kendi diline yabancılaşır. Çocuklarına dillerini öğretmekten vazgeçerler. Bu ortamda, çocuklar da imajı ve prestiji olan hakim dile yönelirler. Buna paralel olarak hakim kültürün eğitim sistemi, hakim dilin öğrenimini adeta zorlayarak, azınlık dillerin küçümsenmesinin olanaklarını adeta körükler.

Öte yandan, çok geniş alanlara yayılmış dillerin bile yokolma tehlikesi içinde olduklarını vurgulamakta da yarar var.

Konuşan sayısının az olduğu dillerin yokolma tehlikesi birkaç kuşak sürecinde sonuca ulaşabilmektedir. Bu genellikle üç kuşak içinde cereyan etmektedir. İkinci kuşak dilini çok seyrek kullanır ve kendi diline karşı bir antipati duymaya başlar. Onların çocuklarının artık bu dille ilgileri sadece deyimler ve bazı sözcükler düzeyinde vardır. Bu kuşak artık dilin morfolojisine, ses ahengine ve gramer kurallarına dikkat etme gereği duymaz.

Ola ki gramerine ilgi duyanları çıksa bile, kendilerine yardımcı olacak, onlara örnek teşkil edecek kişileri bulmaları neredeyse imkânsızlaşır. Artık bu dili bu kuşak, gelişigüzel ve genellemeleri içinde kullanır. Üçüncü kuşak konuşma güvenini bile yitirerek, bir deyimin bile nasıl söyleyeceğini bilemez duruma gelir. Dördüncü kuşak için bu dil artık, sadece ad olarak vardır.

Dilleri kaybolan toplumlar bu yokolma sürecini çok farklı biçimlerde yaşamaktadır: Bazıları, anadilinin aslında “gerçek bir dil” olmadığı düşüncesiyle hareket ederler. Başka yerlerde başkaları -özellikle de yaşlılar- bunun tersine, anadillerinin yaşaması ve dille ilgili geleneklerin yaşatılması için özel çaba sarf ederler. Bir dilin yokolmaması, için; bilgisine ve yardımına güven duyulacak, örnek alınacak insanlara ihtiyaç vardır.

Dili konuşanlarla dilbilimcilerin işbirliği önemli

Dilbilimciler tehdit altındaki dilleri araştırıp, dokümantasyonunu yaparak, bu konuda önemli katkıda bulunabilirler. Tehdit altındaki dilleri konuşan toplumlar, kimlik bilincine sahip olduğu sürece, dilbilimciler söz konusu dilin yeniden yazımını ve kodlamasını yapabilir, eğitim programları ve dil geleneklerinin oluşmasına önemli katkılar sunabilirler.

Yokolma tehdidiyle yüz yüze olup da, dilini yeniden yaşatmak ve çocuklarına güven duygusu vermek isteyen azınlıklarla ilgili olarak, kayda değer bir kaçörnek projeden bahsetmek mümkün. Bunlardan birsinin adı “kohanga reo”dur örneğin. ‚Dilin yurdu‘ anlamına geliyor. Yeni Zelanda’da yaşayan Maori çocuklarıyla birlikte yetişkinlerin de gittiği bir okul projedir bu.

Benzer projeler, Güney Amerika’da da yürütülmektedir. Arizona’da Grand Kanyon’un kuzeybatısında yaşayan Hualapaisler, başka bir örnek olarak verilebilir. Anaokulundan 8. sınıfa kadar tüm dersler Hualapai ve İngilizce olarak iki dilde (bilingual) verilmektedir. Aslında bu konuda yeni medya araçları da çok önemli olanaklar sağlayabilmektedir. Toplu yerleşim alanları için köy radyosu veya dağınık yerleşim alanları için internet yeni olanaklar sunmaktadır.

Dillerin yokolması bize neyi kaybettirir?

Bu soruya karşılık genellikle iki türlü naif tepki verilir. Birinci tepki: “Bırakın bu ilkel diller kaybolsun gitsin, yararlı olanlar ayakta kalır.” İkinci tepki: “Bu kadar dile ihtiyacımız yok, az sayıda dil ile dünya çapında iletişim daha kolaylaşır.”

Birinci cevabı irdeleyelim: Dil bilimi şu ana kadar “ilkel dil” diye bir şeyi tespit etmedi. Hâlâ yaşamakta olan dillerin hepsi çok ve aynı ölçüde değerli, yüksek bir esnekliğe sahip iletişim sistemleridir. Dayanak olarak kullanılan kelimeleri içine alabilmekte, istediği yeni kelimeleri işleyerek onların yapılarını geliştirebilmektedirler. Mesela Amerika yerli (Kızılderili) dillerinden Cayuga dilinde “at”, “kütük çeken” anlamındadır.

Türkçe birkaç örnek verelim: “Mantar çekeceği”, kelime olarak, şişe mantarını çeken anlamına gelir. “Cam sileceği” başka bir örnektir. Bunlar, isimlendirilmekten çok, tanımlamaya dayanan resimli ifade şekillerine örneklerdir. İlkel olarak yaşadıkları farz edilen halkların (kısa bir süre öncesine kadar Gine kabilelerinin sürdürdüğü yaşam örnek verilebilir) dilleri ilkel olduğu yargısı tamamen yanlış ve yersizdir. Tam tersine, bu dillerin kelime hazineleri, yüksek düzeyde morfolojik ve gramatik farklılaşmalara, en ince nüanslara bile olanak vermektedir.

Bu toplumların kültürü, her şeyden önce konuşma (sözel) kültüre dayanmaktadır. Yazılı kültürleri olmadığından, dil onlar için deneylerini topladıkları tek hazinedir. Sosyal ilişkilerini ve törelerini düzenleyen çok önemli bir araçtır. Her dil kendi başına bir insanî kimliği, aidiyeti ve kültürü temsil eder.

Bu sözde “geri koşullarda yaşayan insanlar”, modernleşme adına dillerini terk ederlerse, gelişime karşılık ilkellik terk edilmiş olunmayacak. Aslında burada “gelişme”den kasıt, kapitalizm ve onun kültürel değer yargılarıdır. Beşeriyet bu durumda çok özel ve hatta karşılaştırılması imkânsız bir kültürel kimlik biçimini kaybetmiş olacak. Kısacası, kaybolan diller sanıldığının tam tersine yaşayan dillere göre daha karmaşık ve güçlü olan dillerdir.

Farklı bir iletişim aracına duyulan ihtiyaç hep var

Yukarıdaki ikinci cevabı irdeleyelim: Küreselleşme, her kültürel gelişmede olduğu gibi, bir dizi olanağın yanı sıra bir o kadar da tehlikeyi birlikte getirmektedir. İnsanlık kendi özgür iradesiyle eşitsizliği yıkıp gerçek anlamda özgürleşinceye kadar; insanlar yurt, soy, aile, arkadaş çevresi gibi bir takım kavramlara uzun bir süre ihtiyaç duyacaktır. Öyle ki hepimizin aynı dili konuştuğu koşullarda bile, aramıza farklılık koymaya ihtiyaç duyarız.

Gençlik gurupları, tüccarlar, denizciler alt dil biçimlerini oluştururlar. Buna jargon denilir. Bu gruplar toplumun diğer kesiminden kendisini sınırlayarak, farklılığını göstererek, sadece kendi aralarında kullandıkları dil kodlarıyla anlaşma sağlarlar. Diğer taraftan her zaman yabancı ve farklı olan ilgimizi çeker, dikkatimizi celp eder. Tatile gittiğimiz yer, yaşadığımız yerin benzeri çıktığında herhalde hayal kırıklığına uğrarız değil mi? Bu örnek bile, kuracağımız ilişkilerle kendimizi değiştirmek istediğimizin bir göstergesidir.

Diller arasında ilişki her zaman varoldu. En ücra köşede olan ve birbirinden hayli uzak insan grupları komşu gruplarla ticaret yapmak ihtiyacı duymuştur. Taş devrinde bile ticaret yolları bugün sandığımızdan daha çok gelişkin ve karmaşıktı. Belki de neanderthalensis bile ticaret yapmıştır. Birçok etnik gruplar kabile içi evliliği yasaklayarak, sadece kabileler arsındaki evliliklere izin veriyorlardı. Bu biçimiyle çocuklar bir ikinci dil daha öğrenmiş oluyorlardı. Yani, çokdillilik insana yabancı bir olgu değil. Tam tersine, doğal bir durum. İnsanlar küresel dillerin yanında birçok bölgesel dilleri de pekâlâ konuşabilir.

Çokdillilik insana yabancı bir olgu değil ama…

Ölen dillerin yaşayan dillere göre daha karmaşık diller olduğunu söylemiştik yukarıda. Çok karmaşık olan bir dili daha az karmaşık olan başka bir dille değiştirmek herhalde daha yararlıdır. Küçük dillerin büyük dillere göre morfolojisi ve düzensiz dil ansiklopedisi daha zengindir. Bu insanlar arasında anlaşmayı hızlandırır.

Büyük dillerin güçlenmelerinin sebebi aslında daha çok insan tarafından konuşulmasından öte, büyük toplumlara uyum sağlamalarıdır. Bu değerlendirmeler ışığında ilkel dil diye bir kavramın olmadığını rahatlıkla söylemek mümkün.

İngilizce’nin yaygınlaşmasının elbette tarihsel birçok nedeni var. İngiliz emperyalizminin sömürgeciliği bu nedenlerden biridir. Ama bir başka önemli nedenin de İngilizce’nin kolay bir dil olduğunu unutmamalıyız. Yaşadığımız dijital çağda artık robotlar konuşabiliyor, akıllı telefonlarımızdaki bir App sayesinde sesli konuştuğumuzu yazabiliyoruz bile. Yakın bir gelecekte ciplerin bedenimizin bir parçası haline gelmesi ve yapay zekanın hayatımızı tamamen başka bir sürece taşıması kaçınılmaz görünmektedir.

Bütün bu gelişmeler tehlike altındaki dillerin daha bir hızla yok olmasını tetikleyecektir. Birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da zihinsel bir dönüşüm sağlanmadığı taktirde, insanlık kendi kültürünü, geçmişini ve tarihini kendi eliyle yoketmiş olacak. (Devam edecek)

efecemalettin@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch