HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

O en ünlü rubai, Mevlana’nın değil ama…

Viyana – “Mevlana” denildiğinde, akla ilk gelen şeylerden biri nedir? Felsefesinin özeti sayılan, yüzyıllardır bir özdeyiş olarak ezberlenen ve dillerden düşmeyen rubai hangisidir? Öyle ki sokaktan geçen birilerini çevirin ve sorun: “Mevlana size neyi hatırlatır?”

Önemli bir sayıdaki insan, “Gene gel gene/ Ne olursan ol” dizleriyle başlayan o en ünlü rubaisine atıfta bulunacaktır. Ki bu rubai, ne sadece Anadolu topraklarında, ne sadece Türkçe, Farsça, Arapça konuşulan coğrafyalarda yaygın olarak biliniyor değil. Yeryüzündeki sayısızca dile çevirisi yapılmış ve birçok toplumda, Mevlana ile eşdeğerde ya da aynı yaygınlıkta bilinir, tanınır.

Oysa bu, çok yaygın olarak “doğru” bilinen “yanlış”lardan biridir. Önce, söz konusu ünlü rubainin sözlerinin ezbere bilinen giriş kısmını anımsayalım birlikte:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel
İster kâfir, ister mecusi
İster puta tapan ol yine gel
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir…

Bu rubainin dönüşüme uğratılmazdan önceki (ilk) sözlerinin aslı, ne çok yaygın olarak bilindiği  üzere yukarıdaki gibiydi, ne de Mevlana’ya aitti.

Bunun böyle olduğunu ilk kez ben iddia ediyor değilim elbette. Ben de ilk kez bu yazıda dillendirmiyorum. Konuya ilk el atışım, 1996’da söz konusu olmuştu.[1] O zamanlar, çok yaygın olarak bilinmiyor, konuşulup yazılmıyordu. Şimdilerde, tr.wikipedia.org[2]  portalında (çok ayrıntı verilmiyorsa da) kendi başına bir madde olarak bulabiliyorsunuz.

Çok yaygın olarak “doğru” bilinen bu “yanlış”a dikkat çekilmesinin kronolojisine bakalım şimdi de. Melih Cevdet Anday, Mikail Bayram, Abdurrahman Güzel, Sadeddin Nüzhed Ergun, Seyit Kemal Karalioğlu, İrena Melikof, Radi Fiş, Nejat Birdoğan, Lütfi Kaleli, Rıza Zelyut… Bu sıralamadan da anlaşıldığı üzere, birçok şair, yazar, araştırmacı konuya el atmıştır.

Bir parantez açıp, kimi ilgili anımsatmalar yapalım: Şairinden koparılan, dönüşüme uğratılarak başka bir şaire mal edilen tek şiir, bu ünlü rubai değil. Fakat durum öyle de olsa, yukarıda sıradıklarım da dahil birçok sanatçı ve araştırmacı, halkbilimin fiili işleyiş sürecine uygun düşse bile, “yanlış mal edişler”i ve “eserlerin dönüştürülerek aktarılması”nı ortaya çıkarmanın boş, gereksiz bir çaba olmadığı düşüncesindedir.

Halkbilimin sözünü ettiğimiz işleyiş sürecini, Mevlana ve bu rubai nezdinde irdeleyelim biraz. O rubai başka biri tarafından ve hiç de bildiğimiz manaları içermeyen bir şekilde ortaya atılmışken, bize ulaşan hale neden ve nasıl geldi?

Andığımız rubainin Mevlana’ya ait olmadığı tezini ortaya atan ilk kişi, (o vakitler doçent olan) Mikail Bayram idi. Tarihin derinliklerindeki başvuru kaynağı ise, Said Nefisî. Bu tez, önceleri daha çok mektuplar üzerinden sürdürülen bir tartışma başlatır. Araştırmacı yazar, sanatçı Lütfi Kaleli, bir kitabında bu teze yer vermeye karar vermiştir; bu sebepten Mikail Bayram ile mektuplaşır. 1996’daki yüz yüze görüşmemizde, Kaleli, Doç. Bayram’ın ilgili tezini şöyle aktarmıştı bana:

“Mevlana’ya mal edilen, ‘Gel gel…’ diye başlayan rubai, 1048 yılında vefat eden Ebu Said Ebu’l-Hayr’a aittir. Rubainin yer aldığı eser ise, Afzalü’d-Din Kaşani Divanı’dır.”

Ebu Said’in rubaisi, Mevlana’ya nasıl ve neden mal edildi?

O eski zamanlarda rubailer, sadece yazanları tarafından okunmazmış. Farklı meclislerde, değişik şairlerin dilinde dolaşıma girermiş. Rubailerin hem dönüşüme uğraması hem de birden çok kişiye, asıl yazanından başka birine mal edilişinde bu halin rolü oldukça büyük. Bu çerçevede, başkasına ait olmasına rağmen Mevlana’ya mal edilen tek rubai de ‘Gel gel…’ diye başlayan değildi.

Araştırmacılar, “Divan-ı Kebir” eserinin, içinde yirmiye yakın şairin ürünlerinin bulunduğu bir antoloji olduğunda anlaşır mesela. Oysa bu eser de Mevlana’ya mal edilenler arasındadır. ‘Gel gel…’ diye başlayan rubai, söz konusu antolojik divanın eski nüshalarında yokken, sonraki yüzyıllarda meydana getirilen nüshalarında yer alır.

‘Gel gel…’ diye başlayan rubainin Mevlana’ya ait olmadığını, aynı zamanda dizelerinin zamanla çok büyük bir dönüşüme uğratıldığını savunanlardan Melih Cevdet Anday, konuyu 5 Şubat 1988 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde tartıştı. Anday, rubainin kime ait olduğuna yönelik bir belirlemede bulunmadı, “Mevlana’ya ait sayılmaz”, diye yazmakla yetindi.

‘Gel gel…’ diye başlayan rubainin dizeleri, öylesine dönüşüme uğratıldı ki, aslına tamamen karşıt bir anlam bütünü çıktı ortaya. Rubainin aslında, “yolundan geri dön, hatadan dön” anlamında, “tövbe et, tövbe et” çağrısı vardır. Söz konusu olan, “Lâ taknetu min Rahmetillah” ayetinin nâzım tarzda yorumlanmasıdır.[3] Bu ayet, İslam dininde kapının kim olursa olsun herkese değil, “tövbe eden”e açık olduğunu ifade eder.

Nitekim ‘Gel gel…’ rubaisinin ilk halinin yazarı Ebu Said Ebu’ı-Hayr, düşüncelerine ve yaşam tarzına uygun olarak, “kim olursan ol yeter ki gel” değil, “kim olursan ol tövbe et gel” mesajını verir.

Araştırmacılar, rubaideki bu dönüştürme eyleminin,  o eski zaman süreçlerinin ilgili işleyişi içinde kendiliğinden gerçekleştiğini ifade eder. Çok da planlı, bilinçli bir “çalma” ya da “değiştirme”, “çarpıtma” değildir söz konusu olan. Halk kitleleri, sayısız edebi eseri yerine göre anonimleştirdi, yerine göre başkalarına yakıştırdı. Bunu da genel olarak manasını, içeriğini gâh tamamen gâh kısmen dönüştürerek yaptı. Sürecin işleyiş tarzında, sözlü edebiyatın getirdiği aksaklık ve kopuklukların rolü de unutulmamalı.

Mevlana’nın “Mesnevi”si, 31 binden fazla dizeyi içerir. “Divan-ı Kebir”de iki bini aşkın gazel toplanmıştır. Bunlara dört bin adet de rubai ekleyin, sonra da Radi Fiş’e kulak verin: “Bütün bu dudak uçuklatıcı sayılara karşın, ozanın elinden çıktığı kuşkusuz olan dize sayısı sadece 18’dir.” Bu durumda, geriye kalan 79 bin dize, Mevlana’nın, “Sır Katipleri” denilen öğrencilerinin onun ağzından kaleme aldıkları doğaçlama dizelerdir.

Hoşgörünün dayatma karşısında galebe çalması

“Gel gel…” rubaisinin macerası, bir yanıyla da hoşgörünün dayatma karşısında galebe çalmasının kanıtı sayılabilir. Geniş kitleler nezdinde, “tövbe et öyle gel” çağrısı değil, “nasılsan öyle gel” çağrısı kabul görmüştür.

Öte yandan, rubainin aslının yazarı Ebu Said Ebu’ı-Hayr’ı (ilgili çok az araştırmacı dışında) bugün kimse bilmez, tanımaz. 17 Kasım 1273 günü öldüğünde, Müslümanların yanısıra öteki dinlerden olanların da katıldığı büyük bir cenaze töreniyle uğurlanan Mevlana ise, milyonları etkilemeye devam ediyor. Bu dönüştürme ve başkasına mal etme eylemi tarihsel açıdan, olumlu bir işlev görmüştür.

Bu olumlu işlevi teslim etmekle birlikte, bilginin hakikati bakımından, “doğru” bilinen “yanlışlar”ı ortaya çıkarma ve öğrenmenin gerekli olduğu da tartışma götürmez. Aslında onu çok seven birinin, yaşlı ve kalbi tekleyen birine “müthiş bir sürpriz yapayım” derken, ölümüne sebep olmasını düşünün. Ya da kendince artık illallah dediği kör birini, basamaklardan itekleyerek öldüreyim derken, onun görme yetisine yeniden sahip olmasına sebep olunmasını! Her iki haldeki  “niyet” de “kısmet” de kendi içinde “gerçek”tir. Birinde, gerçek olan iyilikten, ne yazık ki yine gerçek olan bir maraz; diğerinde ise gerçek olan kötülükten, yine gerçek olan bir kazanım çıkmıştır.


[1] Hüseyin Şimşek, Demokrasi gazetesi, 17 Aralık 1996, İstanbul

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Gel_Gel_Ne_Olursan_Ol_Yine_Gel

[3] Ayetin Türkçe açıklaması şöyle: „Allah şöyle buyurdu: Ey kendi nefisleri aleyhinde haddi aşan kullarım! … Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok affedicidir; merhamet sahibidir.“

huseyin.simsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch