HAKAN GÜRSES

Ret ve infial

Geçen sefer kaldığım yerden devam ederek, iktidar-direniş, ret-infial-feragat ve “senkron eylem” konularına değinmek istiyorum bu yazıda.

İktidar meselesinde Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) sunduğu, alışık olduğumuzdan farklı çerçeveye yaslanacağım. İktidar yalnızca devlet ya da hükümette değil, her yerdedir Foucault’ya göre, ilişkilerin karmaşık ağı içindeki sayısız noktadan kalkarak vücuda gelir. Seninle benim aramda, öğretmenle öğrenci, doktorla hasta, söylemler, kuramlar, toplumsal işlevler arasında oluşur ve filizlenir. İktidarın olduğu yerde, direniş de vardır. Ama bu cümleyi “direniş her daim iktidarın boyunduruğu altındadır” biçiminde yorumlamak yanlış olur.

Bu günlerde Corona ile yatıp, Corona ile kalktığımızdan, mikrobiyolojik bir benzetmeyle izah edeyim Foucault’ya göre iktidar-direniş ilişkisini: bedene giren virüs nasıl ki antikor üretimini körüklüyorsa, her iktidarın “gözeneklerinde” de karşı direnç noktaları oluşur. Bu ilişkiyi tersten okumak da mümkün; yani, her direnişe iktidar bir hamleyle karşılık verir. Bu hamle ezme, yok etme, yasaklamadan çok, entegre ve asimile etme, yeniyi ve farklıyı tersine çevirip, kendi hedefleri için kullanma biçiminde tezahür eder.

Bu teorik model, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan toplumsal hareketlerin seyrini anlamaya özellikle elverişli bence. Yine Foucault’nun getirdiği “biyoiktidar” kavramı ise, yaşadığımız dönemde gittikçe önem kazanan bir bağlantıya dikkat çekmekte; yaşam ve istatistik, beden ve nüfus arasında kurulan bağlantıya… Bu “iktidar teknolojisi” iki ayaklı bir temel üstünde durmakta. Bir yandan kitlelere yönelik bilgi ve stratejiler (halk sağlığı, doğum-ölüm oranlarının dengelenmesi, kalıtım, kitlesel risk ölçümleri vs.) üretirken, diğer yandan da tek tek bireylerin hayatlarını (beden sağlığı, kişisel kondisyon, cinsellik vs.) kontrol altına almakta. Bireylerin, toplumsal kontrollere ve yönetime rıza göstermesi de bu yolla sağlanmakta.

Alışageldiğimiz bireysel/kitlesel, altyapı/üstyapı ikilemlerine dayalı direniş biçimleri belki de tam iktidarın bu çifte özelliği yüzünden etkisiz kalıyor. Uzun zamandır her direniş, gittikçe daha da güçlenen iktidar duvarına çarpıp geriliyor sanki. İktidar, son yirmi yılda direnişin kalelerini bir bir ele geçirdi. 2000’lerin başında tek yanlı küreselleşmenin eleştirisi olarak doğan Sosyal Forum, ardından filizlenen Occupy (İşgal) Hareketi, 2010’larda başlayan “Arap Baharı”, “Öfkeliler” (İndignados), Gezi Hareketi, Doğu Avrupa’daki “meydan hareketleri”, o yıllarda giderek canlanan alternatif ekonomi projeleri… Neredeyse bu hareketlerin ve yönelimlerin tümü, ya çok kısa bir sürede sisteme entegre oldular ya da gerileyip kayboldular.

Türkiye, Rusya ya da Mısır gibi ülkelerde otorite, yasak ve baskı yoluyla ayakta duran rejimleri bir kenara bırakalım. “Klasik Batı demokrasileri” adını verdiğimiz Avrupa ülkelerinde de toplumsal hareketler kendilerini yutan, asimile eden iktidarlara karşı direnemedi son yıllarda. Sanırım buna bağlı olarak, meydanlarda kendini gösteren hareketlere paralel, başka bir direnme biçimi ortaya çıktı ve özellikle de Batı toplumlarının genç kesimlerinde revaçta olmaya başladı. İşte bu direniş türüne “ret ve infial” adını vermek istiyorum.

Post-endüstriyel diye adlandırılan toplumlarda, siyasal alanda gözle görülür bir kaymaya tanık olmaktayız. Özellikle üç unsur, son yıllarda yeni direniş politikalarının tercihli sektörleri hâline geldi: tüketim, dil ve çevre. Ret ve infial, özellikle bu alanlarda etkin.

Öncelikle, ana akım tüketim biçiminin reddi ile karşı karşıyayız. Tüketim gücü nispeten yüksek olan toplum kesimlerinde, alternatif bir eşya edinimi ve kullanımı gözlenebilir. Yalnızca organik ve vegan ürünlerle beslenmek; sadece sürdürebilirlik ve adil ticaret ilkelerine uygun üretilen ve pazarlanan giysileri kullanmak; küçük ve yerel esnafı, çok uluslu şirket ve holdinglere tercih etmek… Burada sorgulanan, tüketimin kendisinden çok, ne biçimde, hangi kaynaktan, kime kâr sağlayacak şekilde yapıldığı. Yani tüketim, bu perspektifte kapitalist üretim sürecinin bir anı değil, kendi başına bir politik eylem alanı. Eğer ki bireysel tüketim kapitalist sistemi ayakta tutuyorsa, benim tüketimi reddetmem ya da istenilenden farklı şekilde tüketmem de bu sistemi yıkabilir. En azından; vergi ödemeyen, işçilerini çok kötü koşullarda çalıştıran, gereğinden fazla bilgi, sermaye ve gücü elinde tutan ve bu nedenle tehlikeli olabilecek firmalara zarar verebilirim böylelikle. Madem ki başka direniş biçimleri (bugüne kadar gördüğümüz üzere) bir işe yaramıyor, o vakit yalnızca bir tüketici olarak görüldüğüm bu toplumda tüketmemek ya da “başka türlü” tüketmek de benim direnme gücüm.

Bu bakış, kendini dil konusunda da göstermekte, özellikle de “politik doğruculuk” (political correctness) adı verilen dil stratejinin algılanışında. Bu stratejiye göre, yaralanabilir, ötekileştirilmiş, ezilen sosyal gruplara yönelik incitebilecek kavram ve söylemlerden kaçınmak ve bunlar yerine o grubun kendisine uygun gördüğü sözcükleri kullanmak doğrudur. Böylesi bir dil kullanımı, giderek bir dizi sözcüğün, söylemin, fıkranın, giderek tarihsel anlatının reddini de beraberinde getirmekte. Beklenen şu ki, politik anlamda doğru dil kullanımı, toplumsal anlamda doğru bir dünya oluşturacaktır. Ezen, dışlayan kelimeler kullanılmamak yoluyla dilden kesilip atıldığında ezme ve dışlama da yok olacaktır bu akıl yürütmeye göre.

Reddetmenin temel eylem biçimi olduğu üçüncü alan ise, çevre. Otomobil, uçak, plastik, et ve benzeri “çevre düşmanı” unsuru reddetmek, yalnızca tüketim alışkanlığını değil, aynı zamanda çevreyle olan ilişkimizi de değiştirecek ve küremizi belki de beklenen acı sondan kurtaracaktır. Yani tüketimde uygulanan ret eylemi kapitalizmi dönüştürebileceği gibi, çevremizi de yaşanabilir kılacaktır. Ekolojik ayak izimizi, ana akım tüketimi reddederek küçük tutulabiliriz ancak…

Tasvir etmeye çalıştığım bu direniş biçiminde infial, reddetmenin “eylemci” kardeşi olarak işlev görmekte. Bu kavramı, Almanca Empörung, İngilizce (ve daha bir dizi başka dilde) indignation kavramlarına karşılık olarak kullanıyorum; öfkelenmek, içerlemek, protesto etmek anlamlarını kapsayan bir söz. Hatırlarsanız, Fransız direnişçi Stéphane Hessel’in 2010’da yayımlanan Indignez-vous! (Türkçe: Öfkelenin!) kitabı, o yıllarda ortaya çıkan politik hareketleri derinden etkilemişti ki bence bu nedensiz değildi. Direnişçilere göre gerek ekonomi ve matematik gerekse etik açısından kusursuz biçimde hesaplanmış oldukları “iyi ve adil hayat” tasarımlarının en büyük düşmanları, tam da bu hayat şeklinin tersini uygulayan, ürettiği mallar, ticaret pratiği, söylemi ve toplumsal konumuyla da bu direnişin karşısında duran kesimler. Yani iktidarı ellerinde tutanlar. Dolayısıyla onlara yönelik öfke, direnişin temel ögelerinden biri. Sosyal medyada yapılan protesto paylaşımları, infialin en yaygın dile geliş şekli…

Tüketim, dil ve çevre alanlarında ret ve infial eylemleri: bu direniş, bildiğimiz kamusal alanı kısmen terk ediyor aslında. Gerçi bunlar “özel” alanlar değiller, üçü de uzunca bir zaman toplumsal mücadelelerin yan bölgeleri olarak işlev görmekteydiler. Ancak bu alanlarda şu anda verilmekte olan, sözünü ettiğim direniş mücadelelerinin “tarzı”, tuhaf bir şekilde özel veya kişisel. 1970’lerdeki feminist mücadelelerin temel sloganlarından birini hatırlayalım: “Özel (aslında: kişisel) olan politiktir” (“The personal is political”). Bu sloganda dile getirilen, evde olan biteni “özel hayat” diye siyaset ve hukuktan ayırarak kadınlara yönelik şiddeti ve emek sömürüsünü meşru kılan egemen söylemin eleştirisiydi öncelikle. Yani özel sayılan bir düzeyi siyasal alana taşımak ve böylelikle özelde yaşanan adaletsizliği görünür kılmak… Bugün gözlemekte olduğumuz, bunun tam tersi sanki: siyasal, özel alana taşınıyor.

Bu, aslında altyapıya pek de ilişmeyen, onun üstyapıda görülen etkilerini değiştirmeye yönelik bir direniş biçimi, diyebiliriz. Ama bu direniş bireysel mi, kolektif mi sorusu, pek de kolay cevaplanacak türden değil. Gerçi ret ve infial, kişisel düzeyde ve daha ziyade bir “hayat tarzı” olarak gerçekleştirilen eylemler. Ama tekrarlanabilir eylemler olarak, yine de kitlesel bir boyutu var bunların. Belki de sosyal medyanın “eko odalarında”, birbirine benzeyen üyelerden müteşekkil gruplar içinde “kendin söyle, kendin işit” şeklinde sürdürülen bir iletişim ve eylem türü ret ve infial. Ama bazen öyle yüksek çıkıyor ki o insanların sesleri, yıllardır örgütlü mücadele veren birsürü hareketten daha etkili sanki.

Bu eylem biçimi ne bireysel ne de kolektif aslında. Kişisel ama tekrarlanabilir ve eşzamanlı (senkronize) kılınabilir bir direniş. Bireyler eşzamanlı eylemleriyle siyasal olanı kendi yalıtılmış hayatlarına taşıyor ve böylelikle siyasal eylemi mümkün kılıyorlar. Hani bu Corona günlerinde, bir parçayı internet üstünden eşzamanlı icra ederek, farklı mekânlarda ama birlikte çalan müzisyenlerin sanatsal eylemi gibi. Eşzamanlılık, yeni direniş hareketlerinin koreografisi niteliğinde…

Son bir noktaya daha değinmek istiyorum “yeni direnişler” konusunda. Bunların en önemli ögelerinden birisi, feragat etmek yani vazgeçmek. Belirli tüketim mallarından, büyük numara ekolojik ayak izinden, belirli bir seyahat etme ya da konuşma biçiminden (dolayısıyla belirli kelimelerden), belirli giysilerden feragat etmeden direniş göstermek mümkün değil bu yeni direniş tarzında. Feragat, yeni direnişlerin çekirdeğini oluşturmakta.

Peki ret-infial-feragat üstüne kurulu, eşzamanlılık yoluyla etki yaratan yeni direnişler, iktidara darbe vurabilir mi? Bu, ayrı bir konu.

…………………………………………
http://www.hakanguerses.at
2 Mayıs 2020, Viyana

Vielleicht gefällt dir auch