HAKAN GÜRSES

Sadaka ve tekmil

Viyana – Türkiye’de ve Türkçede azınlıklar üstüne konuşmaya başlayınca, ebeveynimin kuşağından insanların aklına –artık tedavülden kalkmış– iki kelime gelirdi: ekalliyet ve gayrimüslimler. Benim kuşağım; böyle konularla pek de ilgilenmemiş olduğundan, en iyi ihtimalle eğer sol gelenekten geliniyorsa ulusların kendi kaderini tayin hakkı, ezilen halklar ya da egemen sınıfın eleştirisi minvalinde mutlu azınlık gibi “terminoloji”den sözler kullanır genellikle. Bizden sonraki kuşak, azınlık sözüyle sanırım insan hakları, sosyal hareketler, Kanada’da yaşayan yerliler filan gibi “Batılı” bir şeyleri bağdaştırıyor daha ziyade.

Aslında bu üç yaklaşım da bu üç dönemin genel bilinç ve duyarlılık düzeyiyle doğrudan bağlantılı. “Dönemin azınlık politikalarıyla bağlantılı,” demiyorum, çünkü Türkiye’de azınlıklara yönelik politikalar cumhuriyetin kuruluş arifesinden beri hemen hiç değişmeden süregeldi. Azınlık ya da ekalliyet, Türkiye’de devlet ve çoğunluğu oluşturan nüfus açısından “himaye ettiğimiz” ama “haddini bilmesi gereken”, bizimle neden her anlamda eşit olması gerektiğini bir türlü anlayamadığımız bir güruhtur aslında. Gündelik hayatta, özellikle de rakı masasında filan kardeşimiz olurlar. Hak talep ettiklerinde, topluma ve devlet politikalarına eleştiri getirdiklerindeyse iç düşman hâline geliverirler.

Ama mesele kendi azınlık haklarımız olunca, durum değişiverir. Almanya ve Avusturya, bize ayrımcılık yaptığı için ırkçıdır. Biz ırkçı olamayız buna karşın, Batılıların icadıdır çünkü ırkçılık. Google’a “azınlık” sözcüğünü verin, aramanın sonucuna bakın. İlk veriler, Balkanlar’da ya da Kafkasya’da vesaire yaşayan Türk etnik grupları ile ilgili web siteleri olacaktır. Yani gerekirse en azınlık da biziz, dünyaya bedel ve ne mutlu olduğumuz gibi… Tabii bu veriler, işin ardında bir komplo filan olduğu için değil; sadece Türkiye’de azınlıklarla ilgili pek az internet sitesi oluşundan ya da var olan sitelere yönelik ilginin düşüklüğünden kaynaklanıyor.

Kültürel anlamda da bir tuhaftır ilişkimiz ekalliyetle. “Madem ki Ermeni…”, “korkak Yahudi”, “Rum tohumu”, “Çingenelik etme!” laflarını hiç yüksünmeden kullanırız. Ama mevzu Yorgo’nun yeri, Anuş’un mezeleri, Avram’ın tuhafiye dükkânı, Ganro’nun altın bilezikleri vesaire olunca, “Adamlar usta yaa!” demeyi de çok severiz (hoş, artık bu saydıklarımın hiçbiri kalmadı ya, neyse).

Bu tür etik çifte standart, azınlıklara yönelik genel bir tavır, yalnızca Türkiye’ye has değil yani. Ama nedense, herhalde Türk milliyetçiliğinin özel yapısından olacak, Türkiye’de azınlık meselesi daha bir “kendine has” mevzudur; bu konudaki konuşmalar da hep bir tedirginlik, bir huzursuzluk, bir korku çerçevesinde seyir eder oldum olası. Azınlık-çoğunluk ilişkisi tek taraflıdır Türkiye’de, sadaka verir ve tekmil alır gibi yürütülür. Devlet güdümlü, “Türk milleti ve düşmanları”, “Bize zarar vermeye çalışıyorlar”, “Besle kargayı, oysun gözünü” paranoyası eksenlidir.

Peki geçen yazımda vurguladığım “azınlık perspektifi” ne menem bir şeydir ve ondan bize ne?

Buraya bir parantez açayım. Benim şu iki yazılık dizide altını çizmek istediğim, işin bilimsel ya da hukuki yanı değil. Bu dergide, Mayıs 2019 tarihinden başlayarak araştırmacı-yazar arkadaşımız Semih Şavaşal, azınlık kavramının tarihçesi ve bir azınlık olarak Aleviler üstüne, hukuk ve sosyal bilimler açısıyla bilgilendirici ve bilinçlendirici önemli iki yazı dizisi yayımladı. Ayrıca Hüseyin A. Şimşek son yazısında azınlık konusunu işledi. Benim vurgulamak istediğim, azınlık konusunun genel siyasete olan etkisi ve bizlerin, yani özgürlük ve eşitlik ilkelerini önemseyen kişilerin bu konuya nasıl baktığı.

1923 Lozan Antlaşması ile yürürlüğe giren azınlıklara yönelik ayrımcılık karşıtı ve himaye edici nitelikteki hukuki maddeler, bilindiği gibi (hâlâ) yalnızca dinsel azınlıkları kapsamakta. Bu hukukun hayata geçirilişindeki aksaklıklar ve keyfi uygulamalar da bildiğimiz şeyler… Bunun yanı sıra dikkat çekilmesi gereken nokta, dinsel azınlıkların arasında Alevilerin ya da Asurilerin olmayışı ve Kürtlerin de (diğer etnik gruplar gibi) azınlık olarak kabul edilmeyişi. Osmanlı İmparatorluğu’nun millet sistemiyle başlayıp, İttihat ve Terakki döneminde zirveye ulaşan etnisite mühendisliği, cumhuriyet döneminde de yeri geldikçe asimilasyon (özümleme), segregasyon (ayrım) ve likidasyon (tasfiye) “araçlarının” her biri kullanılarak sürdürülmüş. Yakın tarihte ve bugün Türkiye’de yaşanan birçok siyasal sorunun kökenini bence bu “azınlıklar politikasında” aramak gerekiyor.

Başa dönüyorum. Cumhuriyet sonrası doğmuş, benim anne ve babamın da dahil olduğu kuşak, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül pogromları, 1964 Rum Tehciri gibi olaylar çerçevesinde yaşamış azınlıklarla olan ilişkisini. Yukarıda andığım gibi, sadaka verir ve tekmil alır gibi sürdürülmüş bu ilişki.

78’liler diye tanımlanan benim kuşağımın solcuları, azınlık meselesine pek de “takılmadı” aslında. “Hepimiz kardeşiz” söylemi, “hepimiz yoldaşız” söylemine dönüşürken, bir yandan da kendi azınlık haklarını dile getirmek isteyenlere milliyetçi ve ırkçı, 1968 devrimci kuşağının Kemalist boyutunu eleştiren –zaten parmakla sayılacak kadar az sayıdaki– devrimcilere ise hain damgasını yapıştıracak kadar dogmatik bir “sınıf perspektifi” hüküm sürmekteydi 1970’lerin sol hareketinde. Sonra 1980 darbesi oldu; Kürtlerin özgürlük mücadelesi gündemi belirlemeye başladı, Alevilerden alenen söz edilir oldu ve derken Sivas Madımak katliamı yaşandı, sonra Hrant Dink öldürüldü… Bunlar 78’lilerin azınlıklara bakışında ne gibi değişiklere yol açtı, bilemiyorum.

Ama bir sonraki solcu kuşak da bu konudaki bildik “devrimci perspektifi” sürdürmekte sanırım. Bir örnek. Hrant Dink’i anma törenlerinden birinde Türkiyeli genç bir arkadaş aşağı yukarı şu minvalde kısa bir konuşma yapmıştı: “Biz buradayız ve Hrant’ı anıyoruz. Çünkü biz devrimciyiz, o da bir devrimciydi! Bütün halkların mücadelesi, bizim de mücadelemizdir!”

Bu konuşmayı dinlerken, iki cümle geçmişti içimden, yüksek sesle dile getirmek istemediğim. Birincisi, “Halkların mücadelesi, sizin de mücadeleniz değil, güzel arkadaşım,” cümlesi. Çünkü eğer ki o mücadeleler, “son tahlilde” sınıf temeli eksik ve tariki de sosyalizm değilse, “bizim mücadelemiz” olamaz, karşı devrimci, burjuva vesaire bulunur. İkincisi ise, “Hrant devrimci olmamış olsaydı, anmayacak mıydık peki?” cümlesi.

Benim “azınlık perspektifi” dediğim işte böyle bir şey. Kendimizden yola çıkarak, çoğunluğa ait olmaktan gelen rahatlıkla azınlıkları değerlendirmeden önce, “Acaba ben azınlık aidiyetiyle bu meseleye nasıl bakardım?” sorusunu sormak. Yani empati kurmak. Sevsek de karşı da olsak, sonuçta bir ulus-devletin “doğal gölgesinde” durmanın, o devlet tarafından normal koşullarda “normal vatandaş” olarak muamele görmüş olmanın, yalnızca bir azınlık üyesi olarak doğmuş olmaktan dolayı her fırsatta devlet ve toplum tarafından kafamıza darbeler yemiş olmama lüksünün ne kadar ayrıcalıklı bir durum olduğunu bir an için fark etmek. Azınlıklara ve onların sorunlarına “şartlı yakınlık” ilkesiyle bakmamak. Böylesi bir şartlı sevginin, zaten devlet ve çoğunluk tarafından da azınlıklara yönelik temel ilişki biçimi olduğunu hatırlamak.

Kürtlere ikide bir siyasi anlamda ne yapmaları gerektiğini öğretmemek; Ermenilere milliyetçiliğin yanlışlığını anlatmamak; Asurilere dinin ne kadar arkaik bir kimlik olduğunu vaaz etmemek; Alevilere Aleviliğin bir din değil, bir devrimci gelenek olduğunu kanıtlamaya çalışmamak; Yahudilere, tam da kendilerine yapılanı İsrail’in şimdi Filistinlilere yapıyor olduğunu tembihlememek…

Neden? Çünkü solcu olmak, liberal olmak, özgürlüğü ve halkların kardeşliğini savunmak, bizlerin toplumsal çoğunluk aidiyetini silebilecek meziyetler değil. Biz, fark etmesek veya reddetsek de çoğunluğa aitiz, dolayısıyla (nesnel anlamıyla) ezen konumundayız. Bütün muhalifliğimize, bundan kaynaklanan acı tecrübelerimize, yaşadığımız onca kötülüğe rağmen, biz çoğunluk imtiyazıyla büyümüş, o sayede de bize doğal gelen bir sürü avantaja sahip olmuşuz: anadilimizi hiç çekinmeden her yerde konuşabilmek, o dilde eğitim görebilmek, kültürümüz dediğimiz nesneyi her gün televizyon ya da radyoda görüp duyabilmiş olmak, nüfusun hemen tümüyle bayramlarımızı paylaşmak (ama azınlıklarınkini unutmak), Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Madımak Oteli gibi felaketleri mağdur konumunda yaşamamış olmak…

“Azınlık perspektifi”; azınlıklar her konuda haklıdır, benim dünya görüşüm onlar için geçersizdir, onlara bu görüşle yaklaşmamalıyım, biz siyasal olarak bir araya gelemeyiz gibi yapay yasakları ya da ezberlenecek sonuçları içeren bir ahlaki önerme değil. Sadece bir kere daha düşünmeye, duyarlılığa davet eden bir açı. Hatırlamaya, hesaplaşmaya, yaşanmış ve yaşanabilecek olanlar için sorumluluk almaya davet eden bir açı. Siyasal sonuçları önemli olabilecek bir açı.

ABD’li siyah feminist Pat Parker’in böyle bir daveti dile getiren “Benimle arkadaş olmak isteyen beyaz insana” adlı şiirinin çok sevdiğim ilk iki dizesiyle bitireyim:

İlk yapacağın şey, benim siyah olduğumu unutmak
İkincisi ise, hiç unutma ki ben siyahım

………………………………….
http://www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch